27 Aralık 2013 Cuma

Hayatım Olmuş Film!

Bu aralar baya film izliyorum. Yarım bıraktığım bir sürü dizi var ama filmleri daha çok sever oldum. Devam ettiremiyorum dizileri derslerimden dolayı.
Neyse son izlediğim filmleri paylaşmak istedim sizlerle.

Paradise
Durağan, sakin, muhteşem manzaralar.
Açıkçası bu filmi başroldeki Kim Ha Neul için izledim. Oyuncuğunu beğeniyorum. Dizilerini ve filmlerini takip ediyorum uzun süredir. Ve yine iyi bir iş çıkarmış.
Yavaş ilerleyen bir film, sıkılabilirsiniz belki. Birkaç kopukluk var filmde.
Asıl hikayeden ziyade ara ara geçen küçük hikayeler, replikler, olaylar daha fazla dikkatimi çekti benim.

A Reason To Live
Affetmek, inanmak, suçluluk duygusu üzerine kurulu psikolojinizi derinden etkileyecek bir film.
Yağmur yerine kan yağan sahnenin beni dehşete düşürdüğünü söylemeden geçemeyeceğim.

Manudy Thursday
A Reason To Live karşıtı fakat A Reason To Live’den daha iyi bir film.
Empati duygunuzun gelişmesini sağlayacak en faydalı filmlerden biri.
Haksızlık, hayata tutunmak, umutsuzluk, ölüm, aşk…
Her insan iyi birisine aşık olamıyor!

The Garden Of Words
Yağmur ve aşk…
İzlediğim ilk anime filmdi. Beni diğer filmlerden daha fazla tatmin etti açıkçası.
Gereksiz olaylardan, diyaloglardan arınmış bir film.

A Long Visit
Çoğu anne-kız ilişkisinin gerçekçi bir şekilde anlatıldığı buram buram hayat ve gözyaşı kokan müthiş bir dram.

13 Kasım 2013 Çarşamba

Biri üstüme huzur atsın!

Hiç bu kadar habersiz kalmamıştım senden.
Ya niye böyle yapıyosun anlamıyorum ki ben?
Niye bu kadar önyargılısın?
Nolurdu sanki seni mutlu etmeye çalışmama izin versen. Ben mutlu olmasam da olur. En azından senin yanında mutsuz olurum.
Bi mesaj atsan, bi konuşsak, halinden haberdar olsam içim rahatlayacak ama nerdeee...
Hayır ben kendimi de anlamıyorum.
Bu kadar umudu nerden buluyorum?
Niye bekliyorum hala senden bi şeyler?
Niye seviyorum hala?
Seviyorum işte, napayım yani. Öleyim mi?
Uyuyamıyorum artık ya valla bak. Saçma salak halüsinasyonlar görüyorum. Uyuduğumda da rüyalarımı işgal ediyosun. Sayıklıyormuşum bi şeyler sürekli. Annem anlatıyor tabi ben uyanınca bunları.
Delircem diye ödüm patlıyo. Kendimden korkmaya başladım.
Dersaneye gidiyorum, orda ayrı bi terane zaten.
Yok niye ödevini yapmadın, yok şunu niye çözmedin falan fıstık bissürü tantana.
Bunaldım artık yeminlen.

12 Kasım 2013 Salı

Ya ölürsem, kim sever seni o zaman?

Şarkısı: Ben ölmeden önce
Korkuyordu bazen neyden korktuğunu bilmeden. Hayat korkutuyordu belki de onu.
En çok da ölümden korkuyordu şu sıralar. Durduk yere ağlıyordu. Niye böyle olduğunu bilmiyordu. Yanında kimsenin olmadığını düşünen o kız şimdi  kaybedeceklerinden korkuyordu.
Aslında olaylar şöyle başladı…
Annesi ve babası yoktu evde. İki gündür yalnız kalıyordu. Ertesi günün sabahında uyandığında ateşler içindeydi. Yattığı yerden kımıldayacak hali yoktu. Midesi bulanıyordu aynı zamanda, hiçbir şey yiyemedi gün içerisinde. Sonra bir film izledi. Filmin etkisinden mi bilinmez akşama kadar en ufak şeye ağladı. Ben ölürsem nolur diye düşünüyordu hep. Korkuyordu. Halüsinasyonlar görmeye başladı saçma sapan. Bu defa kendinden korkmaya başladı. Tam uykuya dalacağı sırada annesi ve babası geldi. Annesi ona çorba pişirdi. İçebildiği kadar içti. Sonra da bir ağrı kesici ve ardından derin bir uyku…
Gece türlü türlü birbirinden alakasız birçok rüya gördü. Anlam veremedi. Bu defa da delirdiğini düşünmeye başladı.
Uyandığında internetten kendisinde görülen belirtilerle ilgili hastalıklara baktı. Dehşete kapıldı bir anda. Yine ağlamaya başladı. Hastaneye mi gitsem diye düşünmeye başladı o anda. Annesine söylemedi hiçbir şey ama. Gitmedi yine de hastaneye.
Aklında hep aynı soru dolanıp duruyordu. Ya ölürsem?

23 Ekim 2013 Çarşamba

Dağınık

Şarkısı: Flat Shoes
Her gün karşılaşıp da hiçbir şey konuşmadığımız yerdeyiz.
Elim ayağım dolaşmış bir halde geçiyorum yanından.
Ne düşünüyorsun o anda? Bilmek isterdim.
Konuşma bile. Hissettir. Söyleyeceklerini hissettir bana gözlerinin fısıltısıyla.
Neyse.
Gözlerim gökyüzünü arıyor. Pencerenin önüne geliyorum.
Kuşlar var havada. “Sen de görüyor musun kuşları?” diyorum kendi kendime.
Bir ses geliyor. Gayet net, pürüzsüz bir ses bu. Azıcık utangaç.
“Görüyorum” diyor. Gözlerimin en derinlerini görmek istercesine bakıyorsun.
Sensin.
Aptalca bir şaşkınlık var bende. ‘Ne desem ki şimdi, ne denir ki’ diye düşünüyorum.
Telaşımı fark edip gülümsüyorsun. ‘Komik miyim yani, ne oluyor’ demek istiyorum bir an.
Yağmur başlıyor aniden.
Zil çalıyor. Gözümü açıyorum. Sınıftayım. Rüyaymış.
Usulca koridora çıkıyorum.
Yoksun.
Kuşlar yok, yağmur da yağmıyor.
Pencereyi açıyorum.
“Sen de görüyor musun kuşları?” diye fısıldıyorum.
“Göremezsin ki. Yoklar çünkü. Olsa bile dokunamazsın. Dokunsan da hissedemezsin.”
Bekliyorum.
Gelmiyorsun.
Rüzgar okşuyor tenimi.
Gelmiyorsun.
Gökyüzü grileşiyor, yağmur atıştırıyor.
İşte! Kuş sesleri! Geldiler, kuşlar geldiler.
Sen de gelirsin sanıyorum, gelmiyorsun.
Yağmur yağıyor, kuşlar uçuyor.
Gelmiyorsun.

Kürk Mantolu Madonna’dan…
~İnsanlara ne kadar çok muhtaç olursam onlardan kaçmak ihtiyacım da o kadar artıyordu.
~Aşk dağıldıkça azalan bir şey değildir.
~Aşk hiç de sizin söylediğiniz basit sempati veya bazen derin olabilen sevgi değildir. O büsbütün başka, tahlil edemediğimiz öyle bir histir ki, nereden geldiğini bilmediğimiz gibi, günün birinde nereye kaçıp gideceğini de bilmeyiz.
~Ruhlarımızın böyle en saklı köşelerinde bile ortaya dökmekten ve üzerinde münakaşa etmekten çekinmiyorduk; buna rağmen hiç dokunmadığımız taraflar da vardı, çünkü bunların ne olduğunu biz de doğru dürüst bilmiyorduk; fakat bir his bana, asıl bu cihetlerin mühim olduğunu fısıldıyordu.
~Yalnız o, asıl aradığını bulamamakla beraber, bendeki diğer birçok taraların kendisi için feda edilemeyecek kadar kıymetli olduğunu görüyor, bunun için, kendisinden uzaklaşmama sebep olacağı zannettiği şeyleri yapmaktan çekiniyordu.
Bit Palas’tan..
~ Gidemeyenlerden olmanın en kötü yanı gidememek değil, kalamamaktır aslında; seni kışkışlayan toprakta penah aramaktır hala.
~ Kullarına teslim oldukça Tanrı’ya yaklaştığına inanıyordu.
~ Çöken bir imparatorluktan kaçıp, çökmek üzere olan bir imparatorluğa sığınmışlardı.
~ İstanbul onlara yaramamış ya da onlar İstanbul’a yaranamamışlardı.
~ Büyümeden ölen bebekler ile yerleşilmeden terk edilen şehirlerin birbirine benzediğini fark etmişti.
~ İstemekle ölünmediği gibi ölmeye de isteği yoktu.
~Abisi ‘bir şey olmak’, ablası ‘her şey olmak’ isterken o da yıllar boyu yalnızca ‘olmamak’ istemişti.
~ Bir insanı sevmek, gamhanesinde bir türlü huzura erememiş hikayeleri tomar tomar çıkartıp, birer birer temize çekmek demektir. Aşk ise, o hikayelerin peşi sıra dalıp sevdiğinin hayalhanesine, onun tasvir ettiğinden daha ötesi ve tezyin ettiğinden daha çirkiniyle karşılaştığın halde, çıkmayı istememektir.
~ Kapalı bir sandığın içinde günışığına çıkmayı bekleyen, kıymeti bilinmemiş bir define değilim ben. Hakkımda soracağın her sorunun cevabı üç aşağı beş yukarı sende saklı zaten. Beni keşfetmeye çalışmanı da, keşfettiğini sanmanı da istemem. Tanımak zorunda değiliz birbirimizi, daha bir arpa boyu tanıyamamışken kendimizi. Başkaları hakkında edinilen bilgiler, çöplükten gelişigüzel çıkarılan yiyeceklere benzer. Tadına varamayacak olduktan sonra, kokutmak zorunda değiliz beynimizi.

Yayınlanması Unutulmuş Bir Yazı...

31.08.2013/Cumartesi
Bir heyecan bir sevinç var bugün bende.
Sanki kavuşacağım sevdiğim bir şeye.
Yarın Eylül’ün ilk günü ya hani. Sonbaharın ilk günü.
 En sevdiğim zamanlar geliyor.
Yağmurun sesini, toprağın kokusunu, hırkalarımı, kahve kupalarımı, şiir kitaplarımı o kadar özledim ki…
Bitiyor bu hasret neyse ki…
Sabahları erken kalkacağım bundan sonra. Uyanır uyanmaz balkona çıkıp yeni günü koklayıp ciğerlerime çekeceğim mis gibi yağmur havasını.
Uykum gelene kadar kitap okuyacağım geceleri.
Yeni şarkılar bulacağım kendime.
Yüzlerce kez fotoğrafını çekeceğim şu hayran kalınası mevsimin.
Dünya ölüyorken bu mevsimde, bana bir canlılık, bir huzur, bir rahatlama geliyor nedense.
Yepyeni başlangıçlar yapılası bir mevsim, sonbahar.
Havalar soğusa da bugünden sonra, yüreğinizi üşütmemeniz dileğiyle…

Hayal

Niye bir türlü hayallerimi yaşayamıyorum ben? Hem de o kadar fırsat varken elimin altında. Ya da kararsızlık mı ki bu? Bilemiyorum. Kararsız mıyım değil miyim ona bile karar veremiyorum. Ne olacağım ben? Bak tekrar hazırlanıyorum sınava şimdi. Çalışıyorum, ortada bir emek var, hedefimde var ama olacak mı?
Psikoloji istiyorum diye kaldım bir yıl daha buralarda. Aslında gidebileceğim o kadar fazla bölüm vardı ki. Hepsi de sevdiğim şeylerdi.
Benim alternatifim çok fazla aslında. Aileme beğendiremiyorum. Ne büyük engel ama aile değil mi?
Fotoğrafçılık, edebiyat, dil, turizm rehberliği, tercümanlık, gazetecilik… Bu bölümlerden birine gidebilirdim pekala. Ama gitmedim, gidemedim.
Psikolojiye de merakım var tamam ama ya bir şeyler ters gider de kazanamazsam. Hadi kazandım diyelim ya yapamazsam, sevemezsem.
Ben aslında fotoğraf sergileri açmayı, birkaç kitap yazmayı, çizer olarak çalışmayı falan isterdim. Ne bileyim farklı işte, çok farklı.
Ailem, hayatım, ön yargılarım… Ben bile farklıyım. Bir de her şey hayallerde daha da farklı.

Her Şey Yepyeni

Olmayacak. Artık biliyorum, farkındayım. Onca şeyi ve seni unutacağım. Ama vazgeçebilecek miyim bilmiyorum. Şüpheliyim. Çok mutlu ettiğini söyleyemeyeceğim beni. Hiç sevmedin de zaten. Bu yazdıklarım bile anlamsız, saçma sapan.
Aylarca konuşmadığınız zamanları da biliyorum ben. Her gün berbat.
Gün içinde her ne kadar kendimi oyalayacak bir şeyler bulsam da gece olup başımı yastığa koyunca başlıyor asıl her şey. Uyuyamıyorum, saatlerce dönüp duruyorum yatağımda. Belki de yeni evime alışamadım daha. Bilmiyorum. Yine de uyuyabilmek istiyorum.
Yaz da bitti. Sonbahar artık.
Yeni hedefler, yeni bir evim ve benim mevsimim.
Yeni insanlar da lazım artık bana. Yer yok artık sana buralarda.

10 Ağustos 2013 Cumartesi

Bayram Postu

Eveeet dün gece eve gelip 13 saat boyunca uyuduktan sonra bayramda yaptıklarımı paylaşmak istiyorum
sizlerle.
Öncelikle bol şekerli bir bayramdı. Tabiii bayramdan iki gün önce baklava yapıldı.
Kahvaltıdan sonra annem ve babamla kahve keyfi olmadan olmazdı.
Buradaki akrabalarla bayramlaştıktan sonra anneannemin yanına gittik.
Ve bunlarda onun mükemmel bahçesinden birkaç kare.
Anneannemde bir gün kaldıktan sonra babam bizi eve dönüş yolunda çok güzel yerlere götürdü.
Toprağı hissetmek müthiş bir his.
Suyun berraklığına çok şaşırdım açıkçası. Şehirde böyle şeyler göremiyor insan pek fazla.
Balıkları, yengeçleri ve şu siyah böcekleri ayaklarımda hissettim.
Oksijen bolluğundan  boğula bilirdik burada :D
Yaz sıcağına dayanamayan ağaçlar.
Dağ çiçeklerini dalından koparmaya kıyamadım açıkçası.
Ve bu ekşimtırak böğürtlenimsi şeylerin tadı çok hoştu :)
En büyük habere gelinceeee. 2NE1 müthiş bir comeback yapıp bayram gününde butlu etti bizleriiii :) :)
                                                              
Henüz bayram bitmemişken; bayramınız mübarek olsun :)

7 Ağustos 2013 Çarşamba

Elif Şafak - Bit Palas

Elif Şafak Bit Palas’ı okuyorum bugünlerde. Aslında güzel kitap. Tüm farklılıklara rağmen o kadar insanın nasıl aynı apartmanda yaşadığını rahatlıkla görebiliyorsunuz. Ve İstanbul’a farklı bir açıdan baktım ben bu kitapla. Daha bitmedi. Yarısındayım. Bazı yerleri dönüp tekrar tekrar okuyorum. Altı çizilmesi gereken o kadar fazla satır var ki…